
“PİŞMAN DEĞİLİM”
“Pişman değilim” sözü, çağımızın en sevdiği savunmalardan biri haline geldi. İnsan, geçmişiyle arasına mesafe koymayı olgunluk; yaptığı seçimleri sorgulamamayı ise güç sanıyor. Yaşanan yaşanmıştır, deniyor. Önüne bak, kendini suçlama, hiçbir şeyi geriye dönüp düşünme…
Kuşkusuz ki insanın kendisini sürekli mahkûm ederek yaşaması sağlıklı değildir. Fakat geçmişle hesaplaşmaktan bütünüyle kaçınmak da iyileşmek değil, çoğu zaman kendinden saklanmaktır.
Çünkü pişmanlık yalnızca yanlış bir kararın ardından duyulan acı değildir. Bazen insanın kendisi hakkında bildiği en sahici şeydir. Neyi kaybettiğimizi değil, neye değer verdiğimizi; hangi ihtimali hala kendimize ait saydığımızı; hangi anda korkuya, rahatlığa, çıkara ya da sessizliğe teslim olduğumuzu gösterir.
İnsan her yaşayamadığı hayata üzülmez. Asıl acı veren, uzakta ve imkansız olan değil; bir zamanlar mümkün olduğu halde elimizden kayıp giden alternatif hayattır. Söylenebilecekken söylenmeyen söz, savunulabilecekken yalnız bırakılan insan, karşı çıkılabilecekken kabullenilen haksızlık, başlanabilecekken ertelenen hayat… Bazen insanın kendisine verdiği zararı, dışarıdaki bütün kötüler ve kötülükler bir araya gelse veremez.
İnsanı en çok yaralayan, yanlış yapmış olması değil, başka türlü davranabilecek durumda olduğunu sonradan fark etmesidir.
Bu yüzden pişmanlık geçmişe ait basit bir duygu değildir. İnsanın karakterine tuttuğu geç kalmış bir aynadır.
İnsan geçmişine dönüp baktığında ilk olarak yanlışları hatırlar. Kırdığı bir kalbi, aceleyle verdiği bir kararı, öfkeyle söylediği bir sözü… Bunların acısı gerçektir; fakat sınırları bellidir. Olmuş, sonuçlanmış, hayatın içinde belirli bir yere yerleşmişlerdir.
Yapmadıklarımız ise içinde yaşanmamış sayısız ihtimal barınır. Atılmayan bir adım yalnızca o anı değil, ardından gelebilecek bütün bir hayatı da belirsizliğe bırakır. İnsan yıllar sonra tek bir kararın değil, o kararla birlikte kaybolan ihtimallerin de yasını tutar.
Bir yanlışın telafisi bazen mümkündür. Fakat kaçırılmış zamanın, gösterilmemiş cesaretin, verilmemiş emeğin telafisi daha zordur.
“Ya o gün konuşsaydım?”, “Biraz daha direnseydim?”, “Kendimden bu kadar çabuk vazgeçmeseydim?” soruları bu yüzden insanın peşini bırakmaz. Bazen bu pişmanlık, büyük bir kararın değil, birkaç saniyelik bir suskunluğun ardından gelir. Bir tartışma ya da konuşma sırasında verilmesi gereken cevabı verememek, haksızlığa uğradığımız anda kendimizi savunamamak, söylemek istediğimiz sözün ancak her şey bittikten sonra aklımıza gelmesi… İnsan sonradan o anı tekrar tekrar kurar: “Şöyle deseydim”, “Böyle davransaydım”, “Kendimi biraz daha açık ifade etseydim…” Çünkü yapılmayanın kesin bir sonucu yoktur; zihin onun etrafında sürekli başka bir ihtimal, başka bir benlik, başka bir hayat kurar. Belki daha güçlü, belki daha anlamlı, belki yalnızca daha sahici bir hayat…
Her kaçırılmış ihtimal, kişisel bir yetersizliğin sonucu değildir elbette. İnsan bazı yolları korktuğu için seçemez; bazılarını ise önünde gerçek bir yol olmadığı için. Yoksulluk, eşitsizlik, aile yükleri, toplumsal baskılar ve güvencesizlik, bireyin önündeki seçenekleri daha karar anı gelmeden daraltabilir. Bu yüzden pişmanlığı yalnızca kişisel cesaret eksikliğiyle açıklamak, hayatın toplumsal ağırlığını görmezden gelmek olur.
Ancak bütün koşullar hesaba katıldıktan sonra da geriye kalan bir soru vardır: İnsan, elinden gerçekten bir şey gelebilecekken ne yaptı? Sustuklarıyla, erteledikleriyle, görmezden geldikleriyle nasıl birine dönüştü?
Zira çoğu zaman karakter, görünürde önemsiz sayılan küçük tekrarların içinde kurulur. Her seferinde biraz daha susmak, biraz daha ertelemek, biraz daha görmezden gelmek… Zamanla bunlar tekil davranışlar olmaktan çıkar, kişinin kendisiyle dünya arasındaki ilişki biçimine dönüşür.
Aristoteles’in işaret ettiği gibi, insan neyi tekrar ediyorsa giderek ona dönüşür. Cesaret bir anda ortaya çıkan kahramanlık değil; korkuya rağmen atılan küçük adımların birikimidir. Aynı şekilde korkaklık da tek bir geri çekilişten doğmaz. Her defasında kendine makul bir gerekçe bulmanın, sorumluluğu başkasına bırakmanın, doğru bildiğini uygun bir zamana ertelemenin sonucudur.
Bu yüzden bazı pişmanlıklar belirli bir olaya değil, yıllar içinde yerleşmiş bir karaktere yöneliktir. İnsan yalnızca bir dostluğu kaybettiği için değil, hep haklı çıkmak isteyen biri olduğu için üzülür örneğin. Yalnızca bir fırsatı kaçırdığı için değil, hayatını sürekli başkalarının onayına göre kurduğu için sarsılır. Yalnızca bir haksızlık karşısında sustuğu için değil, sessizliği güvenli bir alışkanlığa dönüştürdüğünü fark ettiği için kendinden utanır.
“Ben böyleyim” sığınağı, bu noktada masumiyetini kaybeder. Kimi zaman bir kişilik tespiti değil, değişmemek için inşa edilmiş son savunma kalesidir. Bu yolla kişi, kendisini değişmez ilan ederek, yıllar boyunca yaptığı tercihlerin sorumluluğundan kaçmaya çalışır. Oysa karakter kader değildir. Büyük ölçüde sürdürülen, tekrar edilen ve zamanla normalleştirilen davranışların toplamıdır.
Asıl yüzleşme de burada başlar. İnsan geçmişte neden öyle davrandığını açıklayabilir; korkularını, koşullarını, kırılmalarını anlayabilir. Fakat anlamak ile aklamak aynı şey değildir. Her davranışın bir nedeni olabilir ama her neden onu haklı çıkarmaz.
Olgunluk, geçmişteki benliğine acımasızca saldırmak da değildir; onu bütünüyle mazur görmek de. İnsan ancak kendisine dürüstçe bakabildiğinde neyi değiştirmesi gerektiğini anlayabilir. Bazı hatalar telafi edilir, bazı kayıplar edilmez; fakat insanın aynı kişi olarak kalıp kalmayacağı hala kendi sorumluluğundadır.
Belki de pişmanlığın en değerli tarafı budur: Geçmişi değiştirme gücü vermez ama gelecekte aynı insan olarak yaşamak zorunda olmadığımızı hatırlatır.
***
Ne var ki insanın kendisiyle kurduğu bu ilişki yalnızca özel hayatında kalmaz. Bireysel alışkanlıklar zamanla toplumsal davranışlara, toplumsal davranışlar da kurumların karakterine dönüşür. Bir toplumda susmak, görmezden gelmek, sorumluluğu başkasına bırakmak yaygınlaştığında mesele artık tek tek insanların zaafı olmaktan çıkar; ortak bir ahlak sorununa dönüşür.
Toplumların da gerçekleştirebilecekken gerçekleştirmediği ihtimaller vardır. Daha adil olabilecekken adaletsizliğe alışmak, liyakati koruyabilecekken sadakati ölçü almak, ortak çıkarı savunabilecekken kişisel kazancı merkeze koymak… Bunlar yalnızca kötü yönetimlerin ya da yanlış kararların sonucu değildir. Aynı zamanda zaman içinde kabullenilen, olağanlaştırılan ve sonunda hayatın değişmez gerçeği gibi sunulan tercihlerdir.
Bir toplumun en ağır pişmanlığı, yalnızca kaybettikleriyle ilgili olmayabilir. Esas pişmanlık, kayıplar karşısında neye dönüştüğüyle ilgilidir. Kabalığın güç, merhametin zayıflık, çıkarın akıl, ilkenin saflık sayıldığı bir düzende toplum yalnızca düzenini değil, ölçülerini de kaybeder.
Bugün hem Türkiye’de hem dünyanın birçok yerinde, insanların geleceğe dair büyük hayaller kuramaması bir yana; giderek daha az seçeneğe razı edilmesi söz konusudur. Geçim kaygısı, güvencesizlik, eşitsizlik ve adalete duyulan kuşku, insanları yalnızca ekonomik olarak daraltmaz. Ahlaki karar alanlarını da küçültür. Sürekli kaybetme korkusuyla yaşayan insan, zamanla doğru bildiğini savunmayı lüks saymaya başlayabilir. Hayatta kalma telaşı büyüdükçe, vicdanın sesi daha kolay ertelenir.
Koşullar davranışları açıklar; ama her zaman mazur göstermez. Yoksulluk, korku ve baskı insanın hareket alanını daraltabilir. Yine de bunların hiçbiri zulme ortak olmayı, haksızlıktan kazanç sağlamayı ya da başkasının kaybı üzerine rahat bir hayat kurmayı bütünüyle masumlaştırmaz. Toplumsal düzenin bozukluğu, bireysel sorumluluğu ortadan kaldırmaz; çoğu zaman onu daha ağır hale getirir.
Çünkü toplum yalnızca yönetenlerden oluşmaz. Sessiz kalanlardan, unutanlardan, günü kurtarmak için ilkesini erteleyenlerden ve her yeni yanlışı bir öncekine bakarak normal sayanlardan da oluşur. “Ben ne yapabilirdim?” sorusu bazen gerçekten çaresizliğin ifadesidir. Fakat bazen de sorumluluğu görünmez kılmanın en kullanışlı yoludur.
Hangi haksızlıkta sustuğumuzu, hangi yalanı çıkarımıza uygun olduğu için kabullendiğimizi, hangi insanı yalnız bıraktığımızı, hangi değeri günlük hesaplara feda ettiğimizi zaman geçtikçe daha açık görürüz. Toplumsal pişmanlık da bu noktada doğar: Başımıza gelenlerden çok, başımıza gelenler karşısında olduğumuz kişiyle yüzleştiğimizde.
Pişmanlık, geçmişte takılıp kalmak değil; geçmişin geleceği ele geçirmesine engel olmaktır. İnsan da toplum da ancak yaptığıyla yüzleştiğinde aynı yanlışı kader olmaktan çıkarabilir. Aksi halde geçmiş bitmez; yalnızca biçim değiştirerek tekrar eder.
Pişmanlık bize geçmişi geri vermez. Fakat hala neyi önemsediğimizi gösterir. Bu yüzden ondan kaçmak yerine onu doğru okumak gerekir. Çünkü insanı yalnızca başardıkları değil, içini hala sızlatan ihtimaller de anlatır.
Peki biz?
Yarın, bugün sustuklarımızdan hangisi için “Keşke” diyeceğiz?
Odatv.com






