Anasayfa / Günün Haberleri / Savunmada Yeni Eksen: Mekke Anlaşması

Savunmada Yeni Eksen: Mekke Anlaşması


Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Riyad’da Suudi Arabistan Veliaht Prensi MBS ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ile bir araya geldi.

Üç lider ortak bir savunma anlaşması imzaladı.

Hemen olmasa da Meclise gelecek metni bekliyoruz.

Ve ABD’de de günün en azından en önemli 3. başlığı bu Mekke anlaşmasıydı.

O nedenle Türkiye‘de kamu yayıncılarının gündüz başlayıp gece yarılarına kadar bu anlaşmayı ekranlara taşımasını yadırgamadım ve bilgilendirici buldum.

Ancak farklı eksen ve perspektifte kanallara ve yorumculara bakınca hemen her konuda güzel ülkemde olduğu gibi kutuplaşmayı gördük.

Anlaşma ya ülkenin uçup kaçıp en üst lige, uzaya ışınlanmasının yapı taşı olarak yorumlandı.

Ya da ülkeyi en büyük risklere atması muhtemel bir bilinmez olarak.

***

ABD’de özellikle İsrail çevreleri de bu gelişmeyi yakından takip etti.

Anlaşmayı Körfez ülkelerindeki kaygıya yoranlar var.

İran savaşı ile Husiler ve Iraklı milislerin saldırılarının ardından ABD’ye duyulan güvenin sarsılmasına bağlıyorlar.

Ancak hâlâ bölgede ABD’nin güvencesinin üzerine çıkacak bir güç olamayacağını savunanlar da var.

Özetle Türkiye’deki uç yorumlar gibi ABD’de uç yorumlar olduğunu söyleyebiliriz.

Trump’a yakın isimler bölgenin kendi NATO’sunu kurduğunu, ABD’de İsrail lobilerinin desteklediği siyasetin zayıfladığını, Müslüman Senato adayının Demokrat Parti içindeki müesses nizam yani merkez isimleri geçtiğini hatırlatıyorlar.

İran savaşını ve dolayısıyla Trump’ı suçluyorlar.

Orta Doğu’daki her durumun bu uç yorumlara sıkışmayacak kadar çok daha fazla nüans içerdiğini ve aktörlerin eş zamanlı farklı stratejiler izlediğini hatırlatılıyor.

Türkiye’nin Katar’la, Pakistan’ın ise Suudi Arabistan’la benzer anlaşmalarının zaten vardı.

Muhammed bin Selman’ın vermek istediği jeopolitik mesajları “İbrahim Anlaşmaları yerine artık Mekke Anlaşmaları var” şeklinde yansıtıldığını da gördüm.

Ancak bu ne kadar doğru?

***

Buradaki en önemli risk Türkiye İran çatışması gibi duruyor ve böyle bir durumda İsrail bayram eder.

Ama TRT Haber’de çıkan yorumlarda İsrail’in anlaşmayı sabote edebileceğine dair uzmanları dinledim.

İsrail’in Türkiye’nin rolünden mutlu olmayacağı, Riyad’ı Ankara’ya kaptırmayı istemeyeceği doğru ama İran karşısında caydırıcılık artacak.

Körfez ülkeleri ile “ortak düşmana” karşı işbirliğini artıran yeni savunma ekseni de İsrail’i mutlu eder.

Evet, bir İslam güvenlik bloğunu risk olarak görebilir.

Suudi Arabistan rotasını Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ortak savunma paktı yerine Türkiye ve Pakistan’a çeviriyor.

Bu anlaşmanın Türkiye için savunma sanayii artıları elbette olabilir.

Ancak Birleşik Arap Emirlikleri ile kurulan ittifak dönemi geride bırakıldığı mesajı verilse de Türkiye ile tam teşekküllü bir ittifak kurulduğunu görmek için erken.

Mısır da anlaşmanın dışında kaldı.

***

Peki nedir bu anlaşma?

Şu ana kadar yalnızca kısa bir ortak bildiri (deklarasyon) kamuoyuyla paylaşıldı.

Haberlerde anlaşmanın temel ilkesinin NATO Madde 5 benzeri şartlar içerdiği yer aldı.

“Üç devletten birine yönelik bir saldırı, hepsine yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir.”

Ancak anlaşmanın tam metni ve uygulanmasına ilişkin ayrıntılı hükümler henüz yayımlanmış değil.

Anlaşmanın TBMM’ye sunulduğuna ilişkin de şu ana kadar resmî bir açıklama yapılmadı.

Milletvekilleri de bilmiyor.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesi uyarınca, hukuken bağlayıcı yükümlülükler doğuran uluslararası anlaşmaların yüzrürlüğe girebilmesi için kural olarak Cumhurbaşkanı’nın onayından önce TBMM’nin uygun bulma kanununu kabul etmesi gerekir.

Bu ölçekte karşılıklı savunma yükümlülüğü içeren bir anlaşmanın normal şartlarda TBMM’nin onay sürecinden geçmesi beklenir.

Anlaşmanın Meclise gelmeden geçerli olmasının normalde hiçbir geçerli tekniği yok.

Yine de anlaşma istisnalardan birine girecek şekilde düzenlenmişse durum farklı olabilir.

Hükûmet anlaşmanın tam hukukî metnini yayımlayana kadar, bunun TBMM onayı gerektiren bağlayıcı bir uluslararası antlaşma mı, yoksa siyasi bir deklarasyon, çerçeve anlaşması veya yürütme düzenlemesi mi olduğunu kesin olarak söylemek mümkün değil.

İşte kamuoyunun vereceği tepki bu nedenle çok önemli.

Ayrıca anlaşma, NATO’nun 5. maddesine benzer ifadeler içerse de; entegre komuta yapıları, ortak harekât planlaması veya konuşlandırılmış askerî unsurlar bulunmuyorsa, caydırıcılık değeri askerî ve operasyonel olmaktan ziyade siyasi düzeyde kalabilir.

***

Suudi Arabistan-İran yakınlaşması Çin’in arabuluculuğunda sağlandı.

Suudi Arabistan İran ile çatışma yerine caydırıcılığı tercih ediyor olabilir.

Riyad, güvenlik kapasitesini güçlendirirken Tahran’la doğrudan gerilimi azaltmayı hedefleyen bir politika izleme görünümü veriyor.

Diğer yandan da Trump’ı “daha ileri gitme, olan bize olur” diye uyardığı haberleri geliyor.

Ankara ise uzun yıllardır denge siyaseti izliyor.

Ankara’nın Türkiye-İran arasında doğrudan bir çatışmadan kaçınmak için stratejik nedenleri var.

Bazı alanlarda Tahran’la rekabet ederken, ticaret, enerji, sınır güvenliği ve bölgesel diplomasi gibi konularda iş birliğini sürdürüyor.

İran da Türkiye ile bir gerilimin tırmanmasını önlemeyi tercih edebilir.

Bu son anlaşma, “çatışmasızlık yönetimi”nden “yapılandırılmış caydırıcılığa” doğru bir geçişi temsil ediyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İran savaşı sırasında ne İran karşıtı ne de İran yanlısı bir tutum almaktan özellikle kaçındı.

Buna karşın, bazı Türk uzmanların uluslararası medyaya yaptığı değerlendirmelere göre; Hakan Fidan savaş sürecinde Körfez ülkelerinin güvenlik kaygılarına daha fazla vurgu yapan ve İran’ın özellikle bölge ülkelerine yönelik askeri hamlelerini eleştiren bir çizgi izledi.

***

Türkiye sahillerini şereflendirmiş tatildeyken Türkiye kamuoyunu bilgilendirmek için kaleme sarıldım.

Zira kamuoyunun bu anlaşmaya ve Meclis sürecine vereceği tepki çok önemli.

Bunun için de bilgilendirme çok çok önemli.

Bunu yaparken siyasi bir yerden değil elbette 400 yıllık İran ile olan çatışmasızlık stratejimizin riske atılıp atılmadığını iyice anlamak hesabı ile hareket etmek şart.

400 yılı bırakın, Türkiye açısından Cumhuriyet dönemindeki savunma konseptimizin aksine çok büyük bir eksen değişikliği öngörülüyorsa bunu didik didik etmek durumundayız.

O nedenle anlaşmanın ABD yansımalarını da bir nebze aktarmak ve kim nasıl anlatmayı seçmiş ve nedenleri, gayeleri, motivasyonlarını aktarmak önemli.

***

Bu arada Arap ve Müslüman ülkelerin dışişleri bakanlarından oluşan bir koalisyon, çarşamba günü Ürdün’de İsrail’in Kudüs politikalarına karşı koordineli bir kampanya başlatmak üzere toplandı.

Toplantıya Ürdün, Mısır, Suudi Arabistan, Katar, Cezayir, Irak, Tunus, Somali ve Fas’tan diplomatların yanı sıra Arap Birliği, Endonezya, Pakistan, Türkiye ve Malezya temsilcileri katıldı.

Amman zirvesinde ABD’nin yakın müttefiklerinden Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt ise yer almadı.

Emirlikler İsrail’e Abraham Anlasmalari ile bir tanıma vererek sivil nükleer beklentilerini, güvenlik garantilerini almayı seçti.

Suud ise kozmetik Gazze şartıyla bir Filistin devleti için çaba görüntüsü verdi. Ümmetin Kabe’sine ev sahipliği yapıyor olmak bunu gerektirirdi.

Suud’un İsrail’e yaklaştığını gösterecek bir “Abraham Accord” yerine “Mekke Accords” mesajı, aslında Çin, Pakistan, Türkiye ortaklığını kullanarak pazarlık gücü elde etme çabası.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir